İki_Kitap

26 Ağustos 1922, Başkomutanlık Meydan Savaşı / Metin AYDOĞAN

“Yunan mitralyözleri, dalga dalga gelen Türk askerlerini ot gibi biçti. Biraz sonra, ölüler tel örgülerin önünde ehramlar gibi üst üste yığılmış, katı toprağın yüzünde akan kanlardan kızıl gölcükler oluşmuştu. Ancak arkadan gelenler, arkadaşlarının ölüleri üzerine basarak tırmanıyor ve tel örgüleri aşıyordu. Kemalettin Sami, bu kırıma fazla bakamadı, başını çevirdi. Sonra tepeden bir imamın ezan sesini duydu. O zaman anladı ki, mevzi ele geçirilmiştir.”

L. Kinross

 

Hazırlık

Mustafa Kemal, Sakarya Savaşı’ndan sonra, ulusa seslendiği 14 Eylül bildirisinde; yakın olan kurtuluşa dek “bütün milletin azami gayret ve fedakarlık göstermesini beklerim” demişti.1 Zaman yitirmeden çalışmalara başladı. Her zaman olduğu gibi; dikkatli, soğukkanlı, sonuç alıcı ve gerçekçiydi. Sakarya’da önemli bir yengi elde edilmiş, düşmana büyük zarar verilmişti; ancak, “Sakarya kesin zafer değildi”. Ordu yorgundu ve güç yitirmişti, eksikleri çoktu. Silah, donanım ve yeni asker bulmak, askeri giydirip beslemek gerekiyordu. Aylar sürecek uzun hazırlık döneminde; halkın direnme ve dayanma gücünü canlı tutmalı, ulusal birliği pekiştirmeliydi.

Deneyimli komutanlar İsmet (İnönü) ve Fevzi (Çakmak) Paşanın yardımıyla, “bir an bile yitirmeden”, ikinci bir milli ordu çıkarmaya girişti. “Bu ezici bir çalışmaydı” ve “her şey yeniden kuruluyordu”.2 Silah ve askeri donanım sağlamak için çok uğraştı. Sovyetler Birliği’nden para ve silah sağladı. Aldığı parayla, “Fransa’dan, İtalya’dan, Bulgaristan’dan, Amerika’dan silah satın aldı.”3

 

Ordu Kurmak

Son vuruş için, iyi donanmış 200 bin kişilik bir ordunun gerekli olduğuna inanıyordu. Bunun için, savaşabilecek durumdaki herkese gereksinim vardı. Askerlik yaşını; alttan küçülten üstten büyüten, yeni askere çağrı dönemleri açtırdı. Aralarında güçlü hatiplerin bulunduğu ve çoğunluğunu milletvekillerinin oluşturduğu gezici Hatip Kolları kurdurdu. Bunlar, çatışma dönemleri dahil, cephede askerlere; cephe gerisinde halka, milli duyguları yükselten, coşkulu konuşmalar yaptılar.

Yusuf Akçura, Samih Rıfat, Mehmet Akif (Ersoy), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Mehmet Emin (Yurdakul), Tunalı Hilmi, Halide Edip (Adıvar) Hatip Kolları’nda görev yapan ünlü konuşmacılardı.

Cephedeki askerlerin gönülgücünü (moralini) yüksek tutmak için, dinlenme anlarında izleyecekleri gezici tiyatro kolları (Seyyar Cephe Temsil Kolu) oluşturuldu. Tiyatro Kolları; dekorlarını, katırlar ya da kağnılarla cepheye taşıyor, kahramanlık konularını işleyen dramlar, eğlenceli komediler sahneliyordu. Selçuklu Türkleri’ne dek giden ve Bizansla yapılan savaşlarda uygulanan bu gelenek, Kurtuluş Savaşı’nda da etkili biçimde kullanıldı. Küçük Hüseyin Kumpanyası, Otello Kazım Gurubu o günlerin ünlü cephe tiyatrolarıydı.4

 

Ulusal İmece

İmalatı Harbiye Mektebi’nin asker-sivil çalışanları Anadolu’ya çağrıldı. Çok sayıda usta ve işçi çağrıya uyarak önce Eskişehir’e, orası elden çıkınca Ankara’ya geldiler. Eskişehir Demiryolu atölyesinde, uygun alet ve makine olmamasına karşın, top kamaları yapıldı. Ankara’da bir süvari alayı ahırı temizlenip atölye haline getirildi. Burada, kamadan başka; çeşitli top parçaları, tüfekler ve kılıçlar üretildi.

Ankara’nın Samanpazarı semtinde demirciler, bahçe korkulukları, sabanlar ve ele geçirdikleri her çeşit hurda demirden süngü yapan imalatçılar haline geldi. Kadın ve çocuklar, bulunabilen “soğuk ve bakımsız barakalarda”; fişek doldurmakta, sargı bezi hazırlamakta, iç çamaşırı ya da çarık dikildi. Üretilen mallar, yiyecekler ve değişik biçimde elde edilen silahlar, yine kadın, çocuk, hatta yaşlılarla kağnılar ya da deve kervanlarıyla cepheye ulaştırıldı.

 

“Mustafa Kemal Nesli”

Ulusun tümü, görülmemiş bir imeceyle, yokluklar içinden bir ordu yaratıp onu savaşa hazırlıyordu. Ş.S.Aydemir bu büyük çaba için şunları söyler: “Kurtuluş Savaşı’nda insan unsuruna gelince; eşekle, kağnıyla ya da sırtlarıyla cephelere cephane taşıyan kadınlardan, dağdaki asker kaçaklarını vatan savaşçıları haline getiren teşkilatçı ve sabırlı adsız kahramanlara kadar binlerce insan; büyük sıkıntılar, sonu gelmez alın terleri ve gözyaşlarıyla, beş on bin savaş artığı askerden, 200 bin kişilik silahlı, muzaffer bir ordu yarattılar. Zafere giden çetin ve kanlı yolun kaldırım taşlarını, onlar döşediler. Şimdi biz, geriye baktığımız zaman, bu yolun izleri belki pek göze batmaz. Ancak, bizim bugün bulunduğumuz noktaya, Mustafa Kemal’in nesli, işte o taşların her birine kendi kanlarından, kendi gözyaşlarından ve alın terlerinden bir şeyler bıraktılar, bir şeyler kattılar.”5

 

Yoğun Emek

Sakarya’dan sonra yaklaşık bir yıl, orduyu güçlendirmek ve iç cephe diyerek çok önem verdiği toplumsal birliği sağlamak için uğraştı. Savaşın belki de kendisi kadar güç olan bu uğraşta; hemen tümü dış kaynaklı etnik ve dinsel kışkırtmalar, Padişah ajanları, işbirlikçi İstanbul basını ve düzeysiz siyasi karşıtlarla uğraştı. Bir İngiliz ajanı, mutfağında yemeğine zehir koyacak adam bulacak kadar ona yaklaşabilmişti. Çok çalışıyor ve çok az uyuyordu. Biraz dinlenmesini söyleyenlere, gülerek,“dinlenmek mi, ne dinlenmesi?”6 biçiminde yanıtlar veriyordu.

Sağlık sorunları sıkça yineleniyor ancak o herkesi şaşırtan ve nereden geldiği bilinmeyen bir güçle aralıksız çalışıyordu. Meclis’i yönetiyor, yerli-yabancı kişi ve kuruluşlarla görüşüyor, orduyu örgütlüyor, ülkenin hemen her yeriyle neredeyse 24 saat ilişki içinde bulunuyordu. Yasa ve anayasa taslakları hazırlıyor, uzun-kısa telgraf metinleri, genelge ve buyruklar yazıyor, halka dağıtılacak bildiriler kaleme alıyor, Hakimiyeti Milliye gazetesindeki başyazılarını aksatmadan sürdürüyordu.

 

Sevgi ve Güven

Kurduğu yeni ordunun subay ve erleri, ona, başkomutanlık sınırlarını aşan bir sevgi ve güvenle bağlıydılar. Güçlü kişiliği herşeye egemendi. Varlığı askerlere güven veriyor, “onlara dişlerini sıkarak, her kayaya, her karış toprağa yapışarak direnme cesareti” ve “en güç anda, Kemal Paşa yeni bir taktik ve cesur bir atılımla müdahale eder, durumu düzeltir” duygusu veriyordu.7 Subayları, buyruklarının doğruluğuna o denli inanıyorlardı ki, bunları yerine getirmeyi, vatan savunmasının gerekli kıldığı kutsal bir görev sayıyorlardı.

Savaşta, “her siperin durumunu, her bölümün değerini, her adamın yeteneğini ya da zaafını ezbere biliyordu”.8 Siperdeki erden üst düzey komutanlara dek herkes, “başkomutanın karargahtan kendisini gördüğünü, en küçük hareketini bile kontrol ettiğini sanırdı”.9 Komutanı olduğu ordu üzerinde, saygı ve güvene dayanan kesin bir egemenliği vardı.

 

Tek ve Güçlü Darbe

1922 yazında, ordu hazırdı. Son bir yıl içinde, içte ve dışta yoğun bir siyasi savaşım yürütmüş ve tüm olanaksızlıklara karşın 200 bin kişilik bir ordu kurmuştu. Silah ve cephane bulmuş, birlikleri donatmış ve orduyu en alt düzeyde de olsa beslenebilir duruma getirmişti.

Amacı, “savaşı bir tek darbeyle bitirmekti”.10 Bu, gerçekleştirilmesi kolay olmayan çekinceli (riskli) bir amaçtı. Bütünlüğü olan, iyi düşünülmüş gerçekçi bir stratejinin belirlenmesi, bu stratejiyi yaşama geçirecek yaratıcı taktiklerin geliştirilmesi ve bunların hiçbir aksamaya meydan vermeden uygulanması gerekiyordu. Bu zorlu uğraş, başkomutan olarak ancak onun başarabileceği bir işti.

Güvenliğe önem veren ve askerlik mesleğinin çağdaş ilkelerini iyi bilen, hatta bu ilkelere evrensel boyutta katkı koymuş bir asker olarak, tüm hazırlığını yaptı. Savaşın başarısı, her şeyden önce, baskın biçiminde geliştirilecek ani saldırıya dayanıyordu.

Yaptığı hazırlığa ve ordusuna o denli güveniyordu ki, utkuyu kesin gören bir ruh sağlamlığı içindeydi. Ankara’dan ayrılacağı akşam, Keçiören’de yakın arkadaşlarıyla birlikteydi. Bunlardan biri, “Paşam ya başaramazsanız?” dediğinde, “Ne demek istiyorsun? Taarruz emrini aldığınızda hesap ediniz. On beşinci gün İzmir’deyiz yanıtını almıştı. Zafer’den sonra Ankara’ya döndüğünde, o gece beraber olduğu arkadaşlarına, “İzmir’e on dört günde girdik. Bir günlük yanılgım var ama kusur bende değil, Yunanlılarda” diyecektir.11

 

Savaş

25 Ağustos akşamı, Anadolu’nun dış dünyayla haberleşmesini tümüyle kesti. Karargahını Şuhut yakınlarındaki dağlık bölgeye, oradan Kocatepe arkasındaki bir tepeye taşıdı. 26 Ağustos sabahı, gün doğumuna bir saat kala, savaşı yöneteceği Kocatepe’ye geldi. “Düşüncelerine gömülmüş, konuşmuyordu. Durmadan doğuya, güneşin doğacağı ufka bakıyordu. Orada kızıl pırıltı belirip, Anadolu yaylasına güneş doğarken birden, gürleyen bir gök gibi, topçu baraj ateşi başladı. Yunan Ordusu uykusundan uyandı. Birçok komutan, o gece Afyon’da gittikleri balodan ancak iki saat önce dönmüştü”.12

Bütün komutanlara, birliklerini cephe hattından yönetmelerini emretmişti. Çevreleri, ele geçirilmesi gereken ve bir çanak gibi giderek yükselen sarp ve kayalık tepelerle sarılıydı. Her biri bir Türk tümenine hedef gösterilen bu tepeler, zirvesine dek yokuş yukarı bir hücumla alınması gerekiyordu.

Çok kanlı bir savaş başlamıştı. Kuran okunarak kılınan sabah namazından sonra erler, başlarında subayları olmak üzere, geçilemez denilen demir örgülerin, dikenli tellerin üzerine atıldılar. “Yunan mitralyözleri, dalga dalga gelen Türk askerlerini ot gibi biçti. Biraz sonra, ölüler tel örgülerin önünde ehramlar gibi üst üste yığılmış, katı toprağın yüzünde akan kanlardan kızıl gölcükler oluşmuştu. Ancak arkadan gelenler, arkadaşlarının ölüleri üzerine basarak tırmanıyor ve tel örgüleri aşıyordu. Kemalettin Sami, bu kırıma fazla bakamadı, başını çevirdi. Sonra tepeden bir imamın ezan sesini duydu. O zaman anladı ki, mevzi ele geçirilmiştir”.13

 

Zafer

Sabah dokuz buçukta, yani birkaç saat içinde, iki tepe dışında tüm hedefler ele geçirilmişti. Ani vuruş tam olmuştu. Yunanlılar, bir aydır kendilerine yaklaşan ve bir gece önce gizlice yamaçlardan tırmanıp yanlarına dek sokulan Türk birliklerinin varlığını, akıllarından bile geçirmemişlerdi. Büyük saldırıyla karşı karşıya olduklarını çok geç anladılar. Anladıklarında da artık iş işten geçmiş, savaşı hemen hemen yitirmişlerdi. Türk süvarileri arkalarından dolaşarak İzmir demiryolunu kesmiş ve çemberi tamamlamıştı. Koskoca Yunan Ordusu yok olmak üzereydi.

Dört gün sonra, 30 Ağustos’ta, büyük saldırı tamamlandığında, Anadolu’daki Yunan Ordusu’nun yarısı, yani yüz bin asker yok edilmiş ya da esir alınmıştı. Ordu Komutanı General Trikopis karargahıyla birlikte, tutsak edilmişti. Ordu’nun diğer yarısı, “köyleri, kentleri, ekinleri yakarak; erkek, kadın, çocuk önüne gelen herkesi öldürerek bir sürü halinde”14 denize doğru kaçıyordu. Anadolu’ya gelirken aldıkları “yok etme emrini”, kaçarken bile yerine getiriyorlardı.15

1 Eylül’de, orduya Akdeniz’i ilk hedef gösteren ünlü bildirisini yayınladı. Subay ve erlerine duyduğu sevgi ve güveni yansıtan bu bildiride ordusuna; “zalim ve mağrur bir ordunun asli unsurlarını, inanılamayacak kadar kısa bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve soylu milletimizin fedakarlıklarına layık olduğunuzu kanıtlıyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti, geleceğinden emin olmakta haklıdır. Savaş alanlarındaki ustalık ve fedakarlığınızı yakından görüyor ve izliyorum… Bütün arkadaşlarımın… ilerlemesini ve herkesin akıl gücü, kahramanlık ve yurtseverlik kaynaklarını yarıştırarak kullanmaya devam etmesini isterim” diyor ve “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” buyruğunu veriyordu.16

 

Yunan Vahşeti

Kaçış durumundaki Yunan çekilişi, bir hafta sürdü. Bu bir hafta, Batı Anadolu’nun uzun tarihi içinde yaşadığı, herhalde en kanlı haftaydı. “Yunan askerleri, özellikle Anadolu’da yaşayanları”, önlerine çıkan bütün canlıları, “hareket eden herşeyi” öldürüyordu. Türk Ordusu, “kızıl bir ölüm alevi gibi” bütün Batı Anadolu’yu kan ve ateşe boğan Yunan birliklerinin önüne geçmek, vahşeti durdurmak için hızla ilerliyor, Yunan Ordusu ise sanki “işlediği suçlardan kurtulmak ister gibi” kaçıyordu.

Yunan askerleri, aldıkları emre uyarak “Hıristiyan aileleri de önlerine katıp götürmüş, Türkler’in elinde tek bir sağlam dam bırakmamak için, evlerin tamamına yakınını yok etmişti.” Dizginlenemeyen bir kin ve düşmanlık içinde, denetlenemez bir vahşetle “yakma, yıkma, yağma, ırza geçme, ne varsa hepsini yaptılar”.17 Rumbold, İzmir Konsolosundan aldığı rapora dayanarak, Lord Curzon’a, “birbirlerini bile parçalayacaklar. Yaşananlar, insanı tiksindiren bir barbarlık ve canavarlık rekorudur” diyordu. Türkler’e barbar diyen Yunanlılar, “bütün barbarlık ölçülerini aşmışlardı”.18

Uygulanan vahşet o denli insanlık dışıydı ki, “yuvaları yakılan ana baba, kardeş ya da çocuklarını yitiren Türk halkı”, çaresiz bir öfke içinde büyük bir acı yaşıyordu. Her zaman sevecen, “yumuşak yürekli ve merhametli” Anadolu kadınları, esir kafilelerinin peşine düşüyor, Türk askerlerine, “hiç olmazsa birini verin, öldüreyim” diye yalvarıyordu.19

 

Mustafa Kemal’e Sevgi

Türk milleti, doğrudan varlığına yönelen saldırıyı durdurarak özgürlüğünü sağlayan Mustafa Kemal’e, büyük saygı ve kuşaklar boyu sürecek, içten bir sevgi duymuş; bu sevgiyi, her fırsatta göstermiştir. Çanakkale’den beri ülkenin her yerinde, dilden dile dolaşan adı, olağanüstü öykülere dönüşen kahramanlıkları, bir efsane halinde Anadolu’nun en uzak köylerine, sahipsiz mezralarına dek yayılmıştı. Türk insanı için o, herşeyin üstesinden gelen, hem kendilerinden bir parça, hem de gizemli bir destan kahramanıdır.

Ceyhun Atuf Kansu, onun düşüncelerini ve halkla kurduğu ilişkiyi, büyük bir ustalıkla aktarır. “Atatürkçü Olmak” adlı yapıtında, Ankara’nın Kurtuluş Savaşı günlerinde yaşanmış olayları anlatır. “Karaoğlan Çarşısı” bölümünde şunlar yazılıdır: “Karaoğlan Çarşısı’nın en anlamlı, en halkçı saatleri, onun ölüm-kalım düğümlerini çözdüğü arkadaşlarıyla birlikte, çarşıdan geçtiği saatlerdi. O zaman, ‘ses’ bekleyen ‘sessiz’ bir halk kalabalığı meydanı doldurmuş olurdu. Meclis’in önünden İstasyon’a doğru akan bir Ankara ikindisinde, çarşıda, ara sokaklarda, Ahi Ankara’nın çalışılmış gün sonlarından inen bir halk, onu beklerdi. Arkalarında, çarşaflı, yaşmaklı bir kadın kalabalığı, umut ve özlemle dolu halk kadınları, kalpaklı önderlerine bakarlardı. Onun en güzel sözü, kalpağına doğru kalkmış sağ eliyle verdiği selamdı. ‘Selam sana Anadolu halkı’ der gibi, bazen faytonla, bazen o eski, üstü açık otomobiliyle, halkın arasından Ziraat Okulu’na, ya da İstasyon’a giderdi. Bir Ankara akşamı iner, halk evlerine dönerdi”.20

9 Eylül 1922’de Nif’e (Kemalpaşa) geldiğinde, Nif’li kadınlar, sanki Ankara kadınları buraya gelmişler gibi, aynı özlem ve bağlılıkla, ülkelerini kurtaran önderlerine aynı derin saygı ve sevgiyi gösterdiler. Yunan Ordusu’nun hemen ardından, önce İzmir’i tepeden gören Belkahve’ye gelmiş, ertesi gün gireceği kente uzun uzun bakarak, yanındakilerle birlikte Nif’e geri dönmüştü. Birkaç basamakla çıkılan tek katlı bir evde kalacaktır. Bunu öğrenen kasabadan bazı kadınlar eve koşmuşlar ve o gelmeden ortalığı düzeltmeye çalışmaktadırlar. Gerisini Halide Edip (Adıvar) şöyle anlatır: “Gölgeler gibi çekingendiler. Onu o dar girişte görünce, yere doğru eğildiler. Sarılıp dizlerinden öptüler. Başörtülerinin uçlarıyla çizmelerinin tozlarını sildiler. Bir ikisi tozları gözlerine sürdü. Gözlerinden onun çizmelerine gözyaşları damlıyordu. Sonra geçip önünde el bağladılar. Ona, yaşlı gözlerle uzun uzun baktılar”.21

 

DİPNOTLARI

1. “Atatürk’ün Bütün Eserleri”11.Cilt, Kaynak Yay., İst.-2003, sf.391

2. “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf.217

3. a.g.e. sf.218

4. “Mustafa Kemal ve Milli Mücadelenin İç Alemi” Evner Behnan Şapolyo, İnkilap ve Aka Kit., İstanbul-1967, sf.66 ve 68

5. “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, II.Cilt, Remzi Kit., 8.Bas., 1981, sf.441

6. “Bozkurt” H.C. Armstrong, Arba Yay., İst.-1996, sf.154

7. “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ankara-1997, sf.214

8. “Mustafa Kemal” B.Méchin, Bilgi Kit., Ank.-1997, sf.214

9. a.g.e. sf.214

10.“Tek Adam” Ş.S.Aydemir, II.Cilt, Remzi Kit., 8.Bas., İst.-1981, sf.511

11.“Çankaya” F.R.Atay, Betaş A.Ş. İst.-1980, sf.309

12. “Atatürk” L.Kinross, Altın Kit. Yay., 12.Bas., İst.-1994, sf.367-368

13. a.g.e. sf.369

14. a.g.e. sf.370

15.a.g.e. sf.370

16.“Atatürk’ün Bütün Eserleri” 13.Cilt, Kaynak Yay., İst.-2002, sf.234

17.“Atatürk” L.Kinross, Altın Kit. Yay., 12 Bas., İst.-1994, sf.376

18.a.g.e. sf.376

19. “Çankaya” F.R.Atay, Betaş A.Ş. İst.-1980, sf.332

20. “Atatürkçü Olmak” C.A.Kansu, Bilgi Yay., 2.Bas., -1996, sf.139-140

21. “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, II.Cilt, Remzi Kit., 8.Bas., 1981, sf.546